Anasayfa
     Biyografi
     Paylaşmak İstediklerim
     Büyüklere Hikayeler
     Çocuk Hikayeleri
     UZUN HİKAYELER
     Var
     Öç
     Altıngöl
     Oyuncakçı
     Kartopu
     Futbol Fanatiği
     Diyet Yemekler
     Barış Akarsu
     Congar Metal
     Elişi Çalışmaları
     Şiirsel Egzersizler
     Politika
     Ekonomi
     Çevre
     Hayvanlar
     Uzay
     Turizm
     Demeler
     Karışık
     Fıkralar
     Coğrafya
     Tarih
     Sağlık
     Şifalı Bitkiler
     Felsefe
     Konuk Yazarlar
     Foto Galeri
     Kapari Yetiştiriciliği
     Slayt / Sunum
     LİNKLER
     Kapari
     Reiki
     İletişim



En Çok Aranan Kelimeler

Ayla Congar | Kadın | Müzik | Doğa | Sanat | Fıkra | Kapari | Sanayi | Çanta | El işleri | Bilim | Dünya | İzmir | Çeşme | Ayla | Congar |

 
Paylaş

KARLI DAĞIN DELİSİ (1)

1.Bölüm

50 yıl kadar önce.
Ülkenin Güneydoğusu, Toros Dağlarının en doğu ucu.
Kızılcadağ Bucağı.
Göçerlerinin konup göçtükleri yalçın dağlar, dağların arasında yaylalar, küçük ovacıklar.
Orman az, kaya daha fazla bir bölümü Toroslar’ın, aynı zamanda batıda sonu.
Gizemli.
Az ağaçlı.
Çam kokulu dağlar.
Aşk kokulu dağlar.
A ile Z
Burada yaşadı bir zamanlar.
A ile Z
İki genç insan.
Birbirine aşık iki genç.
Güzel Z ve yakışıklı A’nın aşklarını yaşadıkları dağlar, yayla burası; birbirlerine aşk şarkıları söyledikleri, koklaştıkları, öpüştükleri birbirlerine sözler verdikleri yayla.
Korktukları aynı zamanda.
Z’nin babasından korktukları.
Vermezdi kızını fakir A’ya, zengin damat istediği söyleniyordu çevrede.
2. Bölüm
Bir anı:
70 yıl kadar önce.
Fethiye dağlarında bir Yörük Obasındayım. Babam görevli olarak gezdiği bu dağlara güzel havalarda bizi de götürürdü.
Mevsim bahardı.
Bir Yörük obasına konuk olduk. Koçların boyunlarındaki çanlar şıngırdıyor, sesleri çam iğnelerinin rüzgarla çıkardığı ıslığa karışıyordu. Havada tezek kokusu vardı ve de zeytinyağlı yufka. Güzel kaşları olan bir Yörük kızı bana bir parça yufka uzattı ve “al” dedi. Az ötede yere kilim serilmiş sofra kurulmuştu ama o önce kendisi bana ikram yapmak istemiş olmalıydı. Boyu benden uzundu, incecikti, teni bebek gibiydi.
Hemen kaynaştık.
Delibozuk bir kızdı, kural tanımaz bir karakteri vardı, alçak tonlu ve yumuşaktı sesi. Benden bir yaş küçüktü ve daha okula başlamamıştı. Dal gibiydi, incecik, “filiz gibi delikanlı” diye bir söz vardır ya tam onun için söylenmişti ama o bal rengi kocaman gözleri olan güzel bir kızdı. Çam ağaçlarının altında pek narin görünüyordu.
Çam ağaçlarını çok severim, çam ibrelerinin rüzgarlı havalarda çaldığı ıslığını da ama fırtınalı gecelerde korkutucu olur o ıslıklar, fırtınanın sesine karışarak hele, hele bir de gök gürüldüyor, şimşek çakıyor, gökyüzü aydınlanıyorsa duymasan daha iyi. Hiç korkusu olmayan benim bile ürperdiğim olmuştur böyle havalarda. İşte böyle bir gecede çadırda birlikte bir yer yatağında yattık. Konuştuk, nedensiz güldük, güldük, gülmekten uyuyamadık ta ki köşedeki yatakta yatan nineden “hooo” diye bir ses gelinceye kadar.
Kızmıştı bize.
Gürültü yapmış onu uyutmamıştık. Oysa sabah erken kalkması gerekiyordu, erken kalkması için de erkenden uyuması gerekiyordu. O bir Kamdı ve ertesi gün Bahar Bayramı idi ve de çok işi olacaktı. Babamın bizi obaya götürme nedeni de buydu..
(Nevruz ya da Bahar Bayramı birçok ülke tarafından kutlanan geleneksel yeni yıl ya da doğanın uyanışı anlamına gelir. Anadolu ve Orta Asya Türk halklarının ise Göktürklerin Ergenekon’dan çıkışı anlamıyla ve baharın gelişi olarak kutlanır. Türkiye’de 1991’den beri her yıl Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından yurt genelinde 21 Mart tarihi esas alınarak Nevruz Şenlikleri ya da Bahar Bayramı olarak kutlanmaktadır. 2017 Nevruz Şenlikleri ya da Baharın başlangıcı 21 Mart Salı Günüdür.)
Nevruz ile ilgili bir saplama yapayım.
Rahmetli Hayriye Teyzem her yıl Nevruz öncesi bu iş için yapılmış kulpsuz ve fazla sızdıran testiler alırdı. O testilere Amerikan Bezi denilen kumaştan tam üstüne göre bir gömlek dikerdi. Tere tohumlarını 3 gün önce suda ıslatır ve jel şeklini alınca testilerin gömleğine sıvardı. Testinin ağzına da havucun kök kısmını keserek kapak yapardı. Testinin sızdırdığı suyla tere tohumları yeşerir, havuç filiz verir; harika bir görünüm alırdı testiler ve bizlere dağıtırdı. Teyzemin ölümünden sonra birkaç yıl daha devam ettirdim bu Nevruz adetini ama daha sonra sızdıran testiyi bulamadığım için yapamadım. Bu testiyi Menemendeki testicilerden alırdım ama son yıllarda pek ısrarla aramamakla birlikte artık bulunmadığını düşünüyorum. Nerede satıldığını bilen varsa ve de haber verirse sevinirim.

Dönelim obamıza:
Gece yağmur yağmış ama sabah açan bahar güneşi ile yeşillerin üzerindeki su damlacıkları, küçük kristal küreler buharlaşmaya başlamıştı.
Şenlikte çocukluğumuzu yaşadık, koştuk, oynadık, yedik içtik. Ertesi gün gıcırdayan bir at arabası ile yola çıktık.
3. Bölüm
Uzun yıllar sonra:
1979 yılıydı galiba, Bahar Bayramını bir ameliyat sonrası hastane yatağında geçirmiştim ve Z yi anmıştım yattığım yerden, birlikte geçirdiğimiz bayramı, yaptığımız yaramazlıkları. Ben de az değilmişim hani, şimdi anımsıyorum da.
Z de benim gibi genç bir kadın olmuştu herhalde, yaşıyorsa tabi. O tarihlerde insan hayatı ucuzdu. İnsanlar ölür, başı ağrıdı öldü, karnı ağrıdı öldü derler, uğradı, içine cin girdi gibi nedenler uydururlardı ölenin arkasından.
Ben büyük bir şehirde yaşıyordum o ise karlı dağlarda. Apandisiti patlamış ya da doğuramadığı için hastaneye götürülememiş olabilirdi.
Daha bir sürü neden.
Dağ başında yaşamak da ucuzdu, ölmek de.
Yaşamak zordu, ölmek ise kolay.
Sevmek de zordu.
Hastanedeki yatağımda düşündüklerim eve çıktıktan sonra da beynimde dans etti durdu ve aşağıdaki şiiri yazdım.

YÖRÜK GELİNİ
Bir çadırda doğdu Yörük gelini.
İlk haykırışı kuzu seslerine karıştı.
Kundağı kuzular gibi kokardı.
Doğan on kardeşin yedisinden biriydi yaşayan.
Anneleri onlara çok iyi bakmıştı!!!
Davar güttü, çalı-çırpı topladı, ateş yaktı Yörük Gelini, soba yaktı.
Bebeler doğurdu, bebeleri öldü doktorsuzluktan.
Acı çektiğini bile anlamadı yorgunluktan.
Gençken yaşlandı, yaşlılığını bile süremedi Yörük gelini.
Yaşadığını bile anlayamadan öldü.
Öldüğünü bile anlayamadı.
4. Bölüm
Kısa bir süre önce Muğlalı bir arkadaşımdan Toroslarda yaşanmış bir aşk öyküsü dinledim. Ve de dinledikten kısa bir süre sonra olayla hiçbir ilişkisi olmayan başka bir arkadaşım Facebookta bu gün artık hayatta olmayan bir Yörük erkeğinin resmini ve hakkında bilgi paylaştı. Kendisine geri döndüm ve:
--“Neden bu kişiyi paylaştın?” Diye sordum, aldığım cevap: --“Bilmiyorum Ayla Abla” oldu. İnternette rastgele gezinirken görmüş ve paylaşmış. Adı dinlediğim öyküdeki erkeğin adıyla aynıydı ve o adam o tarihlerde Fethiye’den Kıbrıs’a göçüp oraya yerleşmişti.
Olayın tarihi benim hastane yatağımda o şiiri yazdığım tarihle de örtüşüyordu.
Öykü şu:
A adlı bir Yörük delikanlısı ile Z adlı bir Yörük kızı büyük bir aşk yaşamışlar. Dağlar, taşlar, kuşlar ve bulutlar hala anlatırlarmış onların aşklarını, gökyüzü bile dile gelirmiş zaman, zaman, içi şişermiş üzüntüden de patlarmış, gümbür; gümbür. Dağ-taş tanırmış onları, konuk ederlermiş kucaklarına. Rüzgar hala anlatırmış onların aşklarını, aşk yeminlerini otlara böceklere. Bulutlar haber sorarmış taştan topraktan.
Böyle büyük bir aşk gizli kalır mı? Z’nin babasının kulağına da gitmiş tabi.
Ne mi olmuş?
Küplere binmiş baba.
Bağırmış, çığırmış.
Morarmış, köpürmüş.
Güzel kızını kasabadan bir esnafla evlendirmeyi düşünüyormuş meğerse. Bu zor yaşamdan kurtulmasını istiyormuş. Ne yapmış, ne etmiş bilinmez asi ve çizgi ötesi ve de çok aşık kızı Z’yi sevgilisinden koparmış ve kendi istediği adamla evlendirmiş ve de A’yı tehditle uzaklaştırmış Kızılcadağ Yaylalarından, Fethiye’den bile.
Z evliliğinin başında çok zor günler geçirmiş ama bir süre sonra alışmış kocasına. Çocuklarıyla oyalanır; günlerini harcarmış ama yüzü hiç gülmezmiş. Aksi, huysuz bir kadın olmuş, üstelik geçimsiz. Kocası onu çok severmiş ama çizgi ötesi kişiliğine evlilik geminin vurulması güzel Z’ye hiç iyi gelmemiş ve üstelik aşkını, A’yı bir türlü unutamamış. Çocuklarını da yanına alıp onunla buluştuğu yerlere gider, onun anılarıyla zaman geçirirmiş. Ona deli gözüyle bakmaya başlamışlar.
Adı Deliye çıkmış gizliden.
Karlı Dağın Delisi.
Dağda bayırda gezinerek birkaç yıl geçmiş.
Bu arada A korkusundan Kıbrıs’a kaçmış.
Bir sürüye çoban olmuş.
Sürü sahibi olmuş.
Kasap olmuş.
Celep olmuş.
Evlenmiş.
Evlenmek istememiş ama anası dölün yürüsün diyerek onu zorla evlendirmiş.
Evet.
Evlenmiş ama Z yi unutamamış. İlk aşkını, yarım kalan aşkını, güzel Z’sini hep düşünür dururmuş. Eli para görünce daha fazla düşünmeye başlamış. Artık kalbini kavuran hasret dayanılmaz bir hal almış. O tarihlerde seyahatler bu günkü kadar kolay değilmiş.
Bir gün.
Evet, bir gün kendini Kızılcadağ yaylasında buluvermiş, Z ile buluştukları mağaranın önünde. Yere oturmuş, ellerini arkasına toprağa koymuş, ayaklarını öne uzatmış, gözlerini kapatmış ve hayallere dalmış. Hayalinde onunla evlenmiş, çocukları etraflarında cıvıl, cıvıl derken; çocuk seslerinin gerçek olduğunu fark etmiş.
Z çocukları ile birlikte karşısında.
Gözlerine inanamamış A kendisini zor toplamış. Z’nin durumu da odan aşağı kalır gibi değilmiş. Yıllar sonra aşkı karşısında duruyor ve sanki daha uzun boylu, daha da yakışıklı. Kendilerini toplayınca ertesi gün için sözleşmişler.
Ertesi gün yalnız gelmiş Z, A onu aynı yerde bekliyormuş. Önünde buluştukları mağaraya girmişler ve hasret gidermişler ve de A yine geleceğine dair söz vererek; Kıbrıs’a dönmüş.
5. Bölüm
Artık Z mutluluktan uçuyor, yüzü gülüyormuş. Eski huysuz, sinirli ve aksi Z gitmiş yerine mutlu, neşeli ve coşku dolu bir genç kadın gelmiş. Üç ay sonra Z’nin hamile oduğu ortaya çıkınca kocası, A’ın geldiğini anlamış çünkü kendisi Z’nin hamile kalması gerektiği zaman diliminde iş gezisinde imiş ve karısının eski aşkını unutamadığının da farkında imiş.
Sessizliğe bürünen koca doğuma kadar bu konuda hiçbir şey konuşmamış ama bebek doğunca onu nüfusuna geçirmeyeceğini söylemiş.

Z’yi çok seven ve de acıyan aile büyüklerinden birisi bu güzelliği övülmeye değer oğlan bebeği nüfusuna geçirtmiş.
Z yine eski huysuz, aksi Z olmuş.
Akraba evlerinde büyümüş güzel bebek.
Tam anlamı ile bir evi bir yuvası olmamış.
Bu güzel ve zeki oğlan çamurlara bulanmış ama değerinden bir şey kaybetmemiş.
“Elmas çamura düşse yine elmastır.”
(Yetenekli, dürüst ve değerli bir kişi bulunduğu yüksek yeri (makam-mevki) yitirip önemsiz bir yerde bulunmak zorunda kalsa bile değerinden bir şey kaybetmez. Çünkü insanın değeri, bulunduğu makam ile değil, kişiliği ile ölçülür.)

Bu arada A işlerini daha büyütmüş eli daha fazla para görmeye başlamış ve haber alamadığı sevgilisini Z’yi görmek için yeniden Fethiye’ye gitmeye karar vermiş.
Vermiş ama gidememiş.
Gidememiş çünkü evinde öldürülmüş.
Polis katilini bulamamış.
O ara EOKA Kıbrıs’ta Türkler’e zulmünü arttırmış ve evleri basıp katliamlar yaptığı için A’yı da Rumların öldürdüğü düşünülmüş ama insanların bir kısmı ise parası için öldürüldüğüne inanıyormuş.
Ne dersiniz?
Yoksa siz de benim gibi Azrail’inin Fethiye’den mi geldiğini düşünüyorsunuz?
Ayla Aytuna Congar (Ayhanım Aytuna)
10 08 2017


Bu haber 156 defa okunmuştur

           
öyküler, barış akarsu, congar, izmir, ayla congar, congar sanayi, metal, küçük kız, zeytinyağı, börülce, çocuk, makarna, vücut, peynir, elişi çalışmaları, arkadaş, kadın, yemek, diyet, fıkralar, hikayeler, kapari, kuş gribi, temel, çantalar