Anasayfa
     Biyografi
     Paylaşmak İstediklerim
     Büyüklere Hikayeler
     Çocuk Hikayeleri
     UZUN HİKAYELER
     Var
     Öç
     Altıngöl
     Oyuncakçı
     Kartopu
     Futbol Fanatiği
     Diyet Yemekler
     Barış Akarsu
     Congar Metal
     Elişi Çalışmaları
     Şiirsel Egzersizler
     Politika
     Ekonomi
     Çevre
     Hayvanlar
     Uzay
     Turizm
     Demeler
     Karışık
     Fıkralar
     Coğrafya
     Tarih
     Sağlık
     Şifalı Bitkiler
     Felsefe
     Konuk Yazarlar
     Foto Galeri
     Kapari Yetiştiriciliği
     Slayt / Sunum
     LİNKLER
     Kapari
     Reiki
     İletişim



En Çok Aranan Kelimeler

Ayla Congar | Kadın | Müzik | Doğa | Sanat | Fıkra | Kapari | Sanayi | Çanta | El işleri | Bilim | Dünya | İzmir | Çeşme | Ayla | Congar |

 
Paylaş

BİR FUTBOL FANATİĞİNİN HAYAT HİKAYESİ

Altıncı Bölüm:

Çok güzel bir yerdi.
Tabiat muhteşemdi.
Orada yeşilin her rengini görme şansınız vardı.
Yer şekli de alışılmışın dışındaydı.
Taş oluşumu çok farklı bir görünüm sergiliyordu. Kayaların rengi kırmızıydı. Pırıl, pırıldılar. Kristallerden oluşmuşlardı. Kayalıkların arasında verimli topraklar vardı. Doktor değişmemiş olacağını umuyordu. Dört günlük zorlu bir yolculuktan sonra oraya vardılar.

Nehir bir kayanın içinden gürleyerek çıkıyordu. Beyaz köpükler halinde kayadan aşağı atlıyor, yatağına kavuşuyordu. Yatağa atladığı yer kıpkırmızıydı, ince kırmızı kumla dolmuştu. Doktor bu oluşumu anımsamadığını söyledi.
--“Daha önce bu görüntüyü görmüş olsaydım kesinlikle anımsardım” dedi yağmurcuya.
Yağmurcu oranın manzarasından fazlasıyla etkilendi.
Bu bir tabiat harikasıydı.
Bunu herkes görmeliydi.
Hiç durmadan resim çekiyordu.
Çocuklarına gönderecekti.
Bu güzelliği onlarla paylaşmak istiyordu.

Doktorun dikkatini bir şey daha çekti. O daha önce de buraya geldiği için bu farkı görebiliyordu. Yerli halk kayalıkların arasındaki toprak parçalarını ekerlerdi. Bu gün o azman boydaki sebze fidanları yoktu.
Toprak çıplaktı, kıpkırmızıydı.
Çevrede bunun nedenini öğrenecek kimse de görünmüyordu.
“Burada yaşayan insanlar neredeydi?
Neden burayı terk etmişlerdi?”


Kafalarında bu sorularla uyku tulumlarını hazırlamak için sırt çantalarını boşaltmaya başladılar. Buraya sekiz saatlik bir yaya yolculuğundan sonra varabilmişlerdi. Akşam orada yatacaklar, sabah geri dönmek için erkenden yola çıkacaklardı. Gördükleri bu yorucu yolculuğa değecek kadar güzeldi.

Hava kararmaya başladığında yatacak yerlerini hazırlamışlar, yemeklerini yemişlerdi bile. Yağmurcu burada bir gün daha kalmak istiyor, bir tam gün bu güzelliği yaşamak istiyordu. Doktor arkadaşının isteğini kabul etti. O da bu güzel yerden ayrılmaya pek gönüllü değildi. Onları bekleyen ne bir işleri, ne de bir eşleri vardı.
Bütün zamanları kendilerinindi. Kararlarını kimseye danışmadan verebilirlerdi.

Ertesi sabah uyandıkları saatte kalkmak üzere anlaştılar ve birbirlerine iyi geceler dileyerek uyku tulumlarına girdiler. Çevrenin güzelliği onları o kadar etkilemişti ki; uzun zaman uykuya dalamadılar.

Gecenin bir yarısında, korkunç bir gürültüyle uyandılar. Yer sarsılmış, sanki büyük bir güç onları havaya fırlatmıştı. Yağmurcunun ilk aklına gelen cümle:
--“Acaba deprem başka yerlerde de hissedildi mi, insanlar zarar gördü mü?” sorusu olmuştu

Ay yoktu, etraf zifiri karanlıktı.
El yordamıyla fenerlerini buldular ve çevreyi görmeye çalıştılar. El feneriyle görebildikleri kadarıyla kayalar yer değiştirmiş, yakınlarına kadar gelmişti. Oturdular ve korkuyla sabahın ilk ışıklarına kadar beklediler.

Gök yüzü ağarmaya başlamıştı ama hiç kuş sesi yoktu. Demek ki; kuşlar olacakları sezinlemiş, orayı terk etmişlerdi. Nehrin doğduğu kayalık yıkılmış, yer değiştirmişti. Sular şimdi birçok yarıktan fışkırıyor, yine aynı yatağa iniyorlardı. Manzara daha güzeldi şimdi ama ürküntü vericiydi. Belki geceki korkularından onlara öyle görünüyordu. Belki de ilk defa böyle görseler, ürkmezlerdi. Kayanın eski bulunduğu yerde insan geçebilecek kadar bir yarık görünüyordu. İkisi de aynı anda yarığı gördüler ve yarığın dağın kapısıymış hissine kapıldılar. İkisi de aynı anda, aynı şeyi hissetmişlerdi.

Bir süre dağa doğru bakakaldılar.
Büyülenmiş gibiydiler.
Kapı onları çağırıyordu sanki.
Korkuyorlardı ama içeriye girme arzuları galip geldi. Konuşmalarına bile gerek kalmadan, aynı anda adımlarını attılar ve yarığa doğru yürümeye başladılar. Önce yağmurcu girdi yarıktan içeriye.
Yarığın arkasında bir mağara vardı.
Doktora beklemesini işaret etti.
Mağaranın emniyetli olup olmadığını anlamadan arkadaşının içeriye girmesini istememişti.

Mağaranın içi alev, alev yanıyordu sanki. Yarıklardan giren güneş ışığı, kırmızı kayalara çarparak, kızıl alevler şeklinde mağaraya yayılıyordu. İçerisi çok nemli ve sıcaktı.
Yağmurcu ayağıyla yerleri, elleriyle duvarları yokladı. Zeminin ve duvarların sağlam olduğunu, tehlike olmadığını anlayınca arkadaşını içeriye çağırdı.

Her zaman kendinden önce başkalarının iyiliğini düşünürdü.

Doktor da içeriye girdi ve bakınmaya başladılar. Bir anda mağaranın derinliklerinde bir ışık bulutu belirdi. Döne, döne kendilerine doğru gelmeye başladı.

Işık bulutu beyaz desen beyaz değildi, mavi desen değil, pembe desen değil.
Harika bir renkti.
Dünyadaki renklerle tarif edilmesi olanaksızdı.
Işık bulutu iyice yaklaştı ve yağmurcuyu içine aldı.
Çok yumuşak ve zarif hareketlerle çevresinde dönmeye başladı.
Aynı anda yağmurcu ve doktor beyinlerinde bir konuşma duydular. Yağmurcuya sesleniyordu.
--“Sen benim en sevgili kullarımdan birisin, sana verdiğim cezadan çok güzel dersler aldın, sana kaybettiğin gençliğini armağan ediyorum. İyi olmaya devam et.”

Ses kesildi ve ışık bulutu kayboldu.
Doktor şaşkınlık içinde arkadaşına bakıyordu.

On yedi yaşında bir delikanlı olmuştu.
Yağmurcu kendisini göremediği için bir şeyin farkında değildi. O düşen pantolonunu toplamakla meşguldü. Delikanlılığındaki zayıf haline dönmüş, göbeği yok olmuş, pantolonu bol geliyordu.
Doktor gördüğünü alıştıra, alıştıra arkadaşına anlattı.

Yağmurcu şaşkınlıktan dona kalmıştı. Allah’la her zaman konuşurdu ama onun tarafından bu kadar sevildiğini bilmiyordu. Kendilerini toplamaları için saatler gerekti. Işık bulutunun güzelliğini gördükten sonra çevrenin güzelliği anlamını bir ölçüde kaybetmişti. Çevrenin manzarası güzel bulutun bir zerresi gibiydi artık gözlerinde.

O gün de orada kaldılar ve ertesi gün en yakın köye doğru yola çıktılar. Öğleden sonra köye vardılar. Köylülerin neden nehrin kaynağındaki bahçelerini terk ettiklerini öğrenmek için köy meydanına gittiler ve onlarla konuştular. Kayalıklardan zaman, zaman gelen gürültüler onları korkutup kaçırmıştı.
Onlar bu seslerin insanüstü güçler tarafından çıkarıldığını zannediyorlardı.
Aslında bu bir tabiat olayıydı.

Su zamanla zemini aşındırmış, kayaların yıkılmasına neden olmuştu. Suyun yatağa düştüğü yerdeki kırmızılık da bunu açıklıyordu. Suyun aşındırdığı kırmızı kayalardan oluşan kumlar, nehrin yatağında birikmişti. Halk o kırmızılığı da kayaların kanı olarak değerlendirmiş, daha da çok korkmuştu.

Geldiklerinde onları kimse görmediğinden, konuştukları kişiler yağmurcudaki değişikliği fark etmediler.
Yerli halk sıcakkanlıydı.
Onları otobüse kadar uğurladılar.
Doktor ve yağmurcu evlerinden bir aylığına çıkmışlardı ama şimdi hemen geri dönmek istiyorlardı.
Biraz kafalarını toplamaları gerekliydi.
Yağmurcunu yeni görünümüne alışması biraz zaman alacağa benziyordu.
Bundan doğal bir şey olamazdı.
Allah ona gençliğini geri vermişti ama beynindeki bilgi birikimini geri almamıştı. Yaşının verdiği olgunluğu da geri almamıştı.
Yaşadıklarının hepsini anımsıyordu.
Ona sadece uzun bir ömür vermişti.
Bu ömrü değerlendirmek onun elindeydi.

Sekiz saatlik otobüs yolculuğunun ardından evlerine vardılar. Vardılar ki; ne görsünler. Yağmurcunu evinin önü ana baba günü ve herkes onu bekliyor. Çocuğu olmayıp da çocuk isteyenler, kendisi veya çocukları hasta olanlar, iş isteyenler, hayvan isteyenler, çeşitli istekleri olan bir çok insan kapının önünde birikmiş. İsteklerini simgeleyen heykelcikler de yaparak; kapının iki yanına dizmişler. Doktor yağmurcuyu kendi evine götürüp bırakarak, bu olanların ne demek olduğunu öğrenmek için yeniden oraya döndü.

Küçük bir soruşturma sonucu öğrendiği şuydu. Doktorun hizmetçisi yağmurcunun evinin üzerinde duran buluttan korkmuş, işinin bırakmıştı. İşe gelmeme nedeni de buydu.
Daha sonra da bundan herkese söz etmiş, bazı insanlar da yağmurcunun bir ermiş olacağını, dertlerine çare olabileceğini düşünerek evinin önünde toplanıp, onu beklemeye başlamışlardı.

Doktor bir an ne yapacağını bilemedi.
Bir kaç dakika sessiz kalıp kafasını topladı ve bir karara vardı. Onlara yağmurcunun ülkesine döndüğünü söyleyecekti. Başka çaresi yoktu. Onların yanına gitti ve yağmurcunu ülkesine döndüğünü, bir az önce gördükleri delikanlının da yağmurcunun oğlu olduğunu söyledi. Çaresiz insanlar çok üzüldüler ve hepsi birden ağlamaya başladı.

Birden bir şey oldu ve doktor kalbinde bu çaresiz insanlara karşı bir sıcaklık duydu.
Yıllar önce bıraktığı mesleğini hatırladı.
“Bu insanlara yardım etmeli, onları tedavi etmeliyim, karım da böyle olmasını isterdi” diye düşündü. Ömrünün geri kalanını bu insanlara adamaya karar verdi. Evine gitti, bir dolabın köşesine atmış olduğu doktor gömleğini buldu ve giyerek muayene etmek üzere hasta insanları içeri çağırdı.
Onları muayene edip ilaç vermeye başladı.
Doktor hastaları muayene etmeye başlayınca küçük bir bulut da onun evinin üzerine geldi.


Bu haber 1732 defa okunmuştur

           
öyküler, barış akarsu, congar, izmir, ayla congar, congar sanayi, metal, küçük kız, zeytinyağı, börülce, çocuk, makarna, vücut, peynir, elişi çalışmaları, arkadaş, kadın, yemek, diyet, fıkralar, hikayeler, kapari, kuş gribi, temel, çantalar