Anasayfa
     Biyografi
     Paylaşmak İstediklerim
     Büyüklere Hikayeler
     Çocuk Hikayeleri
     UZUN HİKAYELER
     Var
     Öç
     Altıngöl
     Oyuncakçı
     Kartopu
     Futbol Fanatiği
     Diyet Yemekler
     Barış Akarsu
     Congar Metal
     Elişi Çalışmaları
     Şiirsel Egzersizler
     Politika
     Ekonomi
     Çevre
     Hayvanlar
     Uzay
     Turizm
     Demeler
     Karışık
     Fıkralar
     Coğrafya
     Tarih
     Sağlık
     Şifalı Bitkiler
     Felsefe
     Konuk Yazarlar
     Foto Galeri
     Kapari Yetiştiriciliği
     Slayt / Sunum
     LİNKLER
     Kapari
     Reiki
     İletişim



En Çok Aranan Kelimeler

Ayla Congar | Kadın | Müzik | Doğa | Sanat | Fıkra | Kapari | Sanayi | Çanta | El işleri | Bilim | Dünya | İzmir | Çeşme | Ayla | Congar |

 
Paylaş

OYUNCAKÇI (Altıncı Bölüm)

Altıncı Bölüm:

Oyuncakçının dünyaya tanıtılacağı duyulunca; ülke medyası ayağa kalktı. Önce bir basın toplantısı yapılarak ülkede tanıtılacak, ardından bütün dünyada tanıtılmak üzere hazırlayacakları programlara geçilecekti.

Dünya gezisinde, basının önünde yaptığı imzalı heykelcikleri de satışa sunulacak, daha önceden yaptığı imzasız heykelcikleri için de; imza günleri düzenlenecekti.

Heykel satışından elde edilecek gelirse; kimsesiz çocukların korunmaları için harcanacaktı.

Büyük patron çok mutluydu.
İlk defa bir insan olduğunu anlıyordu.
İnsan gibi davranmanın tadını çıkarıyordu.
Çoğunluk onun bir çocuk taciri olduğunu unutmuş gibiydi.
Göklere çıkarıyorlar, yaptığı iyilikleri abartarak anlatıyorlardı.
Bazı yayın organlarında da; "Çocuk taciri günah çıkarıyor" gibi haberler çıktı.

Büyük patronun oğlu ve karısı da yaptıklarını öğrendiler ama onu affetmediler. Kendilerine yaptıkları için değil, binlerce çocuğun, çocukluğunu çaldığı için affetmediler.

Yine de oğlu mutlu oldu. Babasına karşı gelmemiş, onu terk etmemiş olsaydı; o bunu yapacak mıydı acaba? Bu güzel olaydan biraz da kendisine pay çıkardı.

Oyuncakçıya hayatındaki bu değişiklik pek fazla mutluluk vermedi. Eskisi gibi yine çok çalışıyor, üstelik bunu isteyerek yapıyordu.
Dış dünya ona yabancıydı.
Geçmişi yoktu, gideceği bir evi de yoktu, kavuşmak istediği kimse de. Basın toplantılarında bunalıyor, bir an önce bitmesi için dua ediyor, işine dönmek istiyordu.

Heykel imal eden bir makineydi sanki.
Durursa ayarı bozulacakmış gibi geliyordu.

Oyuncakçı çok yakışıklı bir delikanlıydı, kızlar onunla çok ilgileniyorlardı. Basın toplantılarında misafirlerinin çoğu, yaşıtı olan kızlardı.

Bir gün bir basın toplantısında ön sıralarda bir kız gördü. Israrla kendisine bakıyordu. Onun bakışları diğerlerininkinden farklıydı.

Kızın yüzü kendi yüzüne ne kadar benziyordu.
Oyuncakçı onu görünce allak bullak oldu.
İçine nedenini anlayamadığı bir sıkıntı çöktü.
Nedense kız ona geçirdiği deniz kazasını anımsatıyordu.

Birden fenalaştı.
Başı dönüyor, midesi bulanıyor, beyni zonkluyordu.
Ağzından
--"Seni çok seviyorum, çok özlüyorum, neredesin?" Sözleri döküldü, bayıldı ve yere yuvarlandı. Onu hastaneye götürdüler, basın toplantısı da iptal edildi.

Bütün yayın organları ondan söz ediyordu. Kimisi aşırı yorgunluktan bayıldığını, kimisi de gizli bir hastalığı olduğunu yazıyordu. Hafıza kaybı olduğu, geçmişini anımsamadığı, ilk defa o gün hastanede ortaya çıktı. Doktorlar onun ciddi bir tedaviye ihtiyacı olduğunu söylüyorlardı.

Bedeni çok sağlamdı, aslan gibi delikanlıydı ama ruhu ciddi biçimde rahatsızdı.

Bir adının olmadığı da hastanede ortaya çıkmıştı.
Medya da kıyamet koptu.
Halk onu tanımış, eski merakı kalmamış, haberden düşmeye başlamıştı. Bu onlar için çok güzel bir fırsattı.

"Oyuncakçı ciddi biçimde hasta.
Oyuncakçının gizli bir hastalığı var.
Oyuncakçı ölüyor mu?"
Bunlar gazete manşetlerinin bazılarıydı.

Yine baş sayfalara haber olmuştu. Oyuncakçının bayılmasına neden olan kız, onun heykellerine hayrandı, onların koleksiyonunu yapıyordu. Oturduğu kente gelmesini fırsat bilmiş, onu yakından görmek için toplantıya gelmişti. İyice görebilmek için de ön sıralardan bir yer bulmuştu kendine. Onunla bu kadar ilgilenmesinin asıl nedeni yaptığı heykellere olan hayranlığı değildi.

Onun yüzü, aynı kendi yüzüydü, birbirlerine çok benziyorlardı. Gemi kazasında kaybolan ikiz kardeşinin de bu gün aynı yaşlarda olması gerekiyordu. Oyuncakçıyı görmek, kızın kardeşine duyduğu özlemi ve onu kaybetmenin verdiği acıyı arttırmıştı. Annesine ve babasına:
--"Oyuncakçı benim kardeşim olabilir mi?" Sorusunu yöneltmiş:
--"İnsan insana benzer, eğer oysa neden bizimle değil?"gibi bir soruyla cevap almıştı.

Onlar oğullarının öldüğüne inanmışlardı. Böyle ihtimaller üzerinde yorum yapmanın onun ruhunu inciteceğini düşünüyorlardı. Kız bir daha bu konuyu onlarla konuşmadı, ta ki; oyuncakçının kardeşi olduğunu, kesin olarak öğreninceye kadar.

Kız oyuncakçının ikiz kardeşi olduğuna emindi. Onunla aralarında kimsenin anlayamayacağı bir bağ vardı.

Her zaman yaşadığına emindi, onun öldüğünü hiç bir zaman kabul etmemişti. Tek anlayamadığı onları neden aramadığı, neden ortaya çıkmadığıydı. Şimdi kendi kendine devamlı sorduğu bu sorunun cevabını bulmuştu. Hafızasını kaybettiği için onları arayamamış, ortaya çıkamamıştı.

Kim olduğunu bilseydi bile ortaya çıkamazdı. Kısa süre öncesine kadar, o bir esirdi.
--"Zavallı kardeşim" diye ağlıyordu şimdi, "kim bilir ne kötü günler geçirdin, kim bilir ne acılar çektin."


Bu haber 1490 defa okunmuştur

           
öyküler, barış akarsu, congar, izmir, ayla congar, congar sanayi, metal, küçük kız, zeytinyağı, börülce, çocuk, makarna, vücut, peynir, elişi çalışmaları, arkadaş, kadın, yemek, diyet, fıkralar, hikayeler, kapari, kuş gribi, temel, çantalar