Anasayfa
     Biyografi
     Paylaşmak İstediklerim
     Büyüklere Hikayeler
     Çocuk Hikayeleri
     UZUN HİKAYELER
     Var
     Öç
     Altıngöl
     Oyuncakçı
     Kartopu
     Futbol Fanatiği
     Diyet Yemekler
     Barış Akarsu
     Congar Metal
     Elişi Çalışmaları
     Şiirsel Egzersizler
     Politika
     Ekonomi
     Çevre
     Hayvanlar
     Uzay
     Turizm
     Demeler
     Karışık
     Fıkralar
     Coğrafya
     Tarih
     Sağlık
     Şifalı Bitkiler
     Felsefe
     Konuk Yazarlar
     Foto Galeri
     Kapari Yetiştiriciliği
     Slayt / Sunum
     LİNKLER
     Kapari
     Reiki
     İletişim



En Çok Aranan Kelimeler

Ayla Congar | Kadın | Müzik | Doğa | Sanat | Fıkra | Kapari | Sanayi | Çanta | El işleri | Bilim | Dünya | İzmir | Çeşme | Ayla | Congar |

 
Paylaş

ALTINGÖL 1. BÖLÜM

1.Bölüm

Göl çok güzeldi.
Çevre fazla rüzgar almadığı için yüzü her zaman dümdüzdü.
Bir akarsuyla beslendiği ve denize ayağı olduğu için de suyu tertemiz.
Güneş tepedeyken rengi masmavi olur, batarken altın rengine dönerdi.
Bu nedenle, adına Altın Göl demişlerdi.

Altın gölün kıyısında bir ev vardı.
O evde bir çocuk yaşardı.
Kasabada ki okulda öğrenciydi.
Okul arkadaşlarına, hep Altın Gölle ilgili öyküler anlatırdı.
Çok uçuk öykülerdi bunlar.
Altın istiridyeleri, altın kuyruklu denizkızlarını, gölden yükselen altın rengi fıskiyeleri konu alan öyküler.
Arkadaşları ona gülerlerdi.
--“Bir gün, Altın Gölün dibindeki altınları çıkaracağım” derdi.
Karşılık olarak:
--“Sen uçuyorsun arkadaş” derlerdi ona.
Arkadaşları kendisine inanmadıkları, alay ettikleri için çok üzülür, çok kırılırdı.

Altın Göl’ ün hemen kıyısında, çam ağaçlarıyla kaplı kayalık bir dağ göğe doğru uzanırdı. O dağa doğru döner:
--“Altın Göl, Altın Göl, bir gün dibindeki altınları çıkaracağım!” diye bağırırdı. Ses dağdan yankılanır, geri dönerdi.
--“Altın Göl, Altın Göl bir gün dibindeki altınları çıkaracağım.”
Bu defa göle doğru döner:
--“Duydun mu Altın Göl” derdi. “Dağ da senin altınlarını istiyor, ne olur onları dağa verme, bana ver.”

Annesi iki yıl önce ölmüştü. Göl kıyısındaki evde babasıyla birlikte yaşıyordu. Babasıyla çok iyi anlaşıyorlardı ama annesinin yokluğunu, kalbinde çok şiddetle hissettiği zamanlar da çoktu. Babası evde yokken yalnızlık duyuyor, annesini daha çok arıyordu.

Bir gün yine evde yalnızken; göle küçük bir uçağın düştüğünü gördü. Akşam babası eve geldiğinde, ona uçağın düştüğünü anlattı. Babası:
--“Şimdi kasabadan geldim” dedi, “öyle bir şey olsaydı, duyardım, sen rüya görmüşsün.”

Arada dağ, olduğu için, kasabadan kimse uçağın düştüğünü görmemiş, böylece babasının da haberi olmamıştı. Babasının söylediklerine inanmamasına çok üzüldü. Ona göle bir uçak düştüğünü kanıtlamalıydı.

İyi bir dalgıçtı.
Dalmayı ona babası öğretmişti.
Göle dalıp, uçağı bulmaya, karar verdi.
Uçaktan bir parça çıkarabilirse, babasını inandırabilirdi.
Günlerce daldı.
Sonunda, gölün dibinde sarı ışık saçarak parlayan, bir şeyler gördü.
O kadar derine, tüpsüz dalamazdı.
Suyun yüzüne çıktığı yere, bir şamandıra bırakarak, eve döndü.
Kararını vermişti, ertesi gün tüple dalacaktı.
Babasının bundan haberi bile olmazdı.

Ertesi sabah babası işe gidince; sandala binerek, şamandırayı bıraktığı yere, gitti. Dalgıç kıyafetini giydi, tüpünü taktı ve daldı. Parıldayan sarı şeylere ulaştığında, kalbi gümbür, gümbür atmaya başladı. Bu bir altın kümesiydi. Yanındaki kırık kasadan dökülmüşlerdi. Günlerce uğraşarak altınları eve taşıdı ve sakladı. Sandığın üzerinde yazılar bulunan bir parçasını da sökerek, eve getirdi. Yabancı bir dilde yazılmış olan bu yazıları okuyamamış; tahta parçasını, üzerinde yazılanları babasına okutmak için eve getirmişti. İşi bittiği zaman, “operasyon tamamlandı,” dedi kendi kendine.

Akşam babası eve döndüğünde, büyük bir gururla, altınları ve yazılı tahta parçasını ona gösterdi. Adamcağız öyle şaşırmış ve korkmuştu ki; gözleri fal taşı gibi açıldı, tükürüğü boğazına kaçtı, neredeyse boğuluyordu. Korkusu ve şaşkınlığı o kadar büyüktü ki; kendisinden habersiz, bu tehlikeli işleri yaptığı için, oğluna kızamadı bile. Hemen güvenlik güçlerine haber verdi. Gölde geniş kapsamlı bir arama yapıldı ve uçak bulundu.

Pilot ise ortalarda yoktu.


Uçak uyuşturucu götürüp, yerine altın getiren, bir çeteye aitti. Altınlar hükümete teslim edildi, çocuk ödüllendirildi. Hayalleri yıkılmıştı. Altın gölün altınları demek ki; hırsızlarındı.

Güvenlik güçleri işlerini bitirince gittiler, Altın Göl yeniden sessizliğe gömüldü. Çocuk günlerini okuyarak, balık avlayarak geçiriyordu. Yaz tatilinin neredeyse yarısı geçmişti.

Bir gece onu uykusundan uyandıran, bir şey oldu. Yatağında doğrulup, odasının penceresinden dışarı baktığı zaman, gölün üzerinde parlak ışıklı bir şey gördü. Büyülenmiş gibi onu seyretmeye başladı. Bir kaç dakika sonra kendini o büyüden kurtardı, babasının yatak odasına koştu ve onu uyandırdı. Birlikte göle baktıklarında hiç bir şey göremediler, her yer kapkaranlıktı. Ertesi gece ışıklı cismi yine gördü, yine babasının odasına koşarak; ona haber verdi. Babasıyla birlikte gökyüzüne baktıkları zaman, ışıklı cismi yine göremediler.

Babası, oğlunun hayal gücünün çok geniş olduğunu biliyordu ama hayalle gerçeği birbirine karıştırmadığını da, biliyordu. Bu anlattıkları, ne demek oluyordu acaba? Bir anlam veremiyordu. Çocuk, üçüncü gece de ışıklı cismi gördü. Gölün üzerinde asılı gibi duruyordu. Bu defa, babasına haber vermedi.

Yavaşça evden çıktı, sandalı çözdü, içine atladı, ışıklı cisme doğru kürek çekmeye başladı. Sandal o kadar hızlı gidiyordu ki; bir kaç saniye sonra ışıklı cismin altındaydı. Altından hortumlar sarkıyor, gölden su çekip, boşaltıyordu. Birden beyninde bir ıslık sesi, ardından bir konuşma duydu. Duyduğu ses çok değişikti. Ses şunları söyledi:
--“Çocuk, seninle yarın gece yine bağlantı kuracağız. Dediklerimizi iyi dinle ve yerine getir. Yarın su analizlerimiz bittikten sonra sana önemli bir bilgi vereceğiz. Ay ışığı yok. Biz gittikten sonra etrafını göremezsin, hemen evine dön”. Çocuk küreklere asıldı ve geri dönmeye başladı. Yine sandal uçar gibi, gidiyordu. Işıklı cisimdekilerin ona yardım ettikleri, anladı. Bir kaç saniyede kıyıya vardı. Hemen eve girdi, odasına çıktı, pencereye koştu. Gökyüzüne baktığında, ışıklı cismin hareket ettiğini gördü. Gidiyordu. Ona el salladı. Işıklı cisimdekiler de ışıklarını yakıp, söndürerek; ona veda işareti yaptılar.

Yatağına yattı. Kendini çok büyümüş gibi, hissediyordu. Çok mutluydu. Artık kendine ait bir sırrı vardı ve onu kimseyle paylaşmayı düşünmüyordu.

Ertesi sabah uyandığında, kendini kurt gibi acıkmış, hissetti. Burnuna çok güzel kokular geliyordu. Yatağından fırladı, elini yüzünü yıkadı, mutfağa koştu. Babası omlet pişiriyordu. İçinde neler vardı neler. Ekmek içi, pastırma, peynir, mantar, yeşillik, domates, tabii ki yumurta. Güzel bir kahvaltı yaptı. Süt o gün, omletin üzerine çok güzel gelmişti. Sütü pek sevmezdi ama büyümesi için gerekli olduğunu bildiği için, zorla içerdi. Bu gün sütünü isteyerek içmişti. Günlerden pazardı. Babası evdeydi. Sandalla gezdiler, yüzdüler, balık tuttular. Su bir garip kokuyordu. Gölün üstünde bir kaç ölü balık gördüler, neden öldüklerini anlayamadılar. Gölün suyu da sanki bu gün daha sıcaktı. “Her halde hava sıcak olduğu için böyle” diye düşündüler. Gün çok güzel geçiyordu ama çocuk geceyi de iple çekiyordu. Babası oğlunda bir değişiklik olduğunu fark etti. Yine bir anlam veremedi.

Güzel bir günün sonunda, akşam oldu. Yemeklerini yediler, hemen yattılar. Çocuk yaz tatilindeydi ama babasının ertesi sabah erkenden işe gitmesi gerekiyordu.

Yüreği kıpır kıpırdı, uyuyamıyordu. Yatağında oturdu, dışarıya bakmaya başladı. Ay ışığı yoktu, göl görünmüyordu. Bir süre gökyüzünü inceledi. “Işıklı cisim hangi yıldızdan geliyor, acaba?” Diye düşündü. Ardından onu gördü. Göle doğru süzülüyordu. Bu defa gölün yüzeyinden epeyce yüksekte bir yerde durdu ve gölün yüzeyine, şimşek çakar gibi ışıklar yollamaya başladı. Bir anda gölün suları alev aldı ve hemen söndü. Gölün üzerindeki gaz tabakasını tutuşturmuş, son testi de yapmışlardı. Havalandı ve evlerine doğru süzülmeye başladı. Tam evlerinin üzerine geldiğinde çocuk, yine o ıslık sesine benzer sesi duydu. Ardından da beyninin içinde bir konuşma.
--“Çocuk” diyordu ses. “Buradan kaçın. Burada büyük bir deprem olacak, eviniz sular altında kalacak.” Ses kesildi ve ışıklı cisim yok oldu.

Sırrını paylaşmamak için kendi kendine söz vermişti ama bu uyarıyı paylaşması gerekiyordu. Hemen babasını uyandırdı ve olan biteni anlattı. Babası bu kez ona inanmıştı. Kıymetli eşyalarını yanlarına alarak evlerini terk ettiler ve kasabaya gittiler. Babası karakola giderek nöbetçi polislere oğlunun anlattıkları aktardı. Neyse ki; nöbetçi komiser bu tür olayların olabileceğine inanan, bir insandı ve ona inandı. Kasaba halkını evlerinden çıkardı ve boş bir alana topladı. Ardından önce bir gürültü oldu ve sonra yer sarsılmaya başladı. Evlerin çoğu yıkıldı. Halk yaşlı gözlerle evlerinin yerle bir oluşunu seyretti. Evsiz kalmışlardı ama canlarını kurtardıkları için de mutluydular.

Ona seçilmiş çocuk adını taktılar.
Ona korkuyla, saygıyla bakıyorlar, konuşmaya çekiniyorlardı.
Bu durum babasını rahatsız etti. Çevrenin davranışı, oğlunun ruhsal dengesini bozabilirdi. Onu koruması gerekiyordu. Bu onun babalık göreviydi. Arabalarına bindiler ve kasabadan çıkarak, ana yolda ilerlemeye başladılar.


Bu haber 1758 defa okunmuştur

           
öyküler, barış akarsu, congar, izmir, ayla congar, congar sanayi, metal, küçük kız, zeytinyağı, börülce, çocuk, makarna, vücut, peynir, elişi çalışmaları, arkadaş, kadın, yemek, diyet, fıkralar, hikayeler, kapari, kuş gribi, temel, çantalar