Anasayfa
     Biyografi
     Paylaşmak İstediklerim
     Büyüklere Hikayeler
     Çocuk Hikayeleri
     UZUN HİKAYELER
     Var
     Öç
     Altıngöl
     Oyuncakçı
     Kartopu
     Futbol Fanatiği
     Diyet Yemekler
     Barış Akarsu
     Congar Metal
     Elişi Çalışmaları
     Şiirsel Egzersizler
     Politika
     Ekonomi
     Çevre
     Hayvanlar
     Uzay
     Turizm
     Demeler
     Karışık
     Fıkralar
     Coğrafya
     Tarih
     Sağlık
     Şifalı Bitkiler
     Felsefe
     Konuk Yazarlar
     Foto Galeri
     Kapari Yetiştiriciliği
     Slayt / Sunum
     LİNKLER
     Kapari
     Reiki
     İletişim



En Çok Aranan Kelimeler

Ayla Congar | Kadın | Müzik | Doğa | Sanat | Fıkra | Kapari | Sanayi | Çanta | El işleri | Bilim | Dünya | İzmir | Çeşme | Ayla | Congar |

 
Paylaş

ALTINGÖL 5. Bölüm

5. Bölüm

Güzel bir pazar sabahı kahvaltılarını bahçede yapmak istediler.

Annesi ağaçların altına güzel bir kahvaltı sofrası kurdurdu. Sofrada çok çeşitli yiyecekler vardı. Hep birlikte masaya oturdular. Delikanlı biraz durgundu, nedenini kendisi de bilmiyordu.

Babasından omlet yapmasını istedi, hani Altın Gölde bir Pazar sabahı yaptığı gibi. Adamcağız sofrada bu kadar çeşitli yiyecekler varken, oğlunun kendisinden omlet yapmasını istemesine şaşırarak, mutfağa gitti. Delikanlı kendi başını becerir, kimseden bir şey istemezdi. “Bu gün bu değişiklik ne demek oluyordu?” Omleti yaptı, getirdi. Delikanlı omleti yedi ama çocukluğundaki tadı ve kokuyu bulamadı. Babasına hiç bir şey söylemedi, sadece teşekkür etti. Durgunluğu devam ediyordu.

Kahvaltı bitmiş, çocuklar etrafta koşuşuyorlardı.
Alev çığlıklar atıyor ama Nur Bebek de hiç ses seda yoktu.
Sadece sağa, sola koşturuyordu.
Birden ayağı bir taşa takıldı ve düştü.
Yere eğildi, taşı aldı, öfkeyle uzağa atarak, ağlamaya başladı.
Çok şaşırmışlar, yerlerine mıhlanıp kalmışlar, hiç bir şey yapamıyorlardı.
Nur Bebek taşı görmüş, yerden almış ve de ağlıyordu.

“Yoksa Allah görmesine, hissetmesine izin mi vermişti artık?”

Kendilerini toparlayıp, çocuğa yardım etmeye çalıştılar.
Dizi kanıyordu.
İlaç sürünce daha fazla ağlamaya başladı.
Arada durup, kendi sesini, etrafında konuşulanları dinliyor, şaşkın, şaşkın bakınıyordu.
Evet, görüyordu, duyuyordu ve acı hissediyordu.

Konuşulanları anlamıyordu ama bir gün anlayacak ve konuşacaktı.

Aile buna çok sevindi. Hepsinin gözleri yaşlarla doldu. Alev çığlıklar atıyor:
--“Kardeşim artık duyuyor, görüyor, onunla konuşacağız, oyunlar oynayacağız” diye şarkılar söylüyordu.
Delikanlının sıkıntısı hala devam ediyordu.
Bu yüzden bu mucizeye bile yeteri kadar sevinemedi. Onu kucağına aldı, sevdi, okşadı, teselli etmeye çalıştı. Bir taraftan da elleriyle onun acısını dindirmeye uğraşıyordu. Bunları yaparken de gözlerinden yaşlar boşanıyordu. Sanki içi içine sığmıyor, dışarı boşalıyordu.

Bu güzel olay bile sıkıntısını geçiremedi.

Herkes o gün Nur Bebekle ilgilendi, kimse onun sıkıntısını fark etmedi. Gün çabucak geçti, yattılar. Sabah erkenden kalkarak okuluna gitti.

Okulda da canı çok sıkkındı.
Kendini patlayacakmış gibi hissediyordu.
Sinirliydi.
Arkadaşlarının şakalarını kaldıramıyor, rahatsız oluyordu.
Yemek zamanı gelmişti ama canı bir şey yemek, istemiyordu.
Okulun bahçesinde dolaşmağa karar verdi.
Daha bir adım atmıştı ki; uzaktan beğendiği bir kız arkadaşını, bir delikanlının rahatsız ettiğini, gördü.
Bir kaç adımda oraya ulaştı ve ona bir yumruk attı.
Tacizci delikanlı, boylu boyunca yere uzanıverdi.
Kendini kaybetmişti.
Delikanlı boş gözlerle bakınıyordu. “Nasıl yapmıştı bunu.” O her zaman sinirlerine hakim olur, problemlerini konuşarak hallederdi. “Nasıl yaptım” diyordu kendi, kendine. Baygın delikanlıyı hastaneye götüren ambulans kapıdan çıkarken, onu emniyete götürecek olan polis arabası da içeriye girdi. Onu karakola götürdüler, ifadesini almak istediler. Sordukları sorulara cevap vermiyor, “ben bunu nasıl yaptım?” diyordu kendi, kendine devamlı.

Babasını karakola çağırdılar. Zavallı adam çok şaşırmış, çok üzülmüştü. O da:
--“Benim oğlum nasıl böyle bir şey yapar, o çok sakin bir çocuktur?” diye söyleniyordu.
--“Demek ki dünkü sıkıntın buymuş, başına gelecekleri hissetmişsin” diyerek, oğluna sarıldı, onu teselli etmeye, çalıştı. Kendisini toplayıp, polislere ifade vermesi istedi ondan.
Zavallı delikanlı kendinden çok utanıyordu, yaptığından çok utanıyordu.
Sokak serserileri gibi davranmıştı.
“Şimdi arkadaşları, hakkında ne düşüneceklerdi?
Ya o beğendiği kız?”

Bilmiyordu ki; zavallı kızcağız “benim yüzümden oldu” diye ağlıyor, kendini suçluyordu.

Karakola haber geldi. Tacizci delikanlı kendine gelmiş, ifade vermiş, arkadaşının hiç suçu olmadığını, kendisinin o yumruğu hak ettiğini söylemiş, davacı olmamıştı. Zaten yediği yumruktan bayılmamış, bir rahatsızlığı varmış, zaman, zaman bayılırmış.
--“Tövbe” diyormuş, “bir daha hiç bir kızı rahatsız etmeyeceğim.”

Polisler delikanlının iyi ahlaklı biri olduğunu anladılar ve onu serbest bıraktılar, evrakları da yırtıp attılar.

Babası oğlunu doğru eve götürdü. Bir kaç gün okula gitmese iyi olurdu. Zaten artık sınavlar da bitmiş, okulun kapanmasına az kalmıştı.

Eve geldiklerinde Cici Annesine olanı biteni anlattılar. Kadıncağız da onun böyle bir şey yaptığına, inanamadı, çok üzüldü. O an bir şey fark etti. Onun, üvey oğlu olduğunu, unutmuştu. Bundan büyük bir mutluluk duydu. Onlar çok güzel bir aileydiler. Birinin derdi hepsinin derdi, birinin sevinci, hepsinin sevinciydi. Bütün aile inanılmaz derecede sağlıklıydı ve bu da ayrı bir mutluluktu.

“Sağlıklı olmalarının sırrı delikanlının sahip olduğu şifa yeteneğinde miydi acaba?”

Yaz tatilinde beş kişilik aile, önce kasabaya gittiler.
Evleri temizlenmişti ve güzel bir sofra onları bekliyordu.
Doğal yiyecekleri ne kadar özlemiş olduklarını, fak ettiler.
Sütün kokusu, tereyağının tadı bir başka güzeldi.
Mevsim meyveleri kütür, kütürdü, yumurtanın sarısı da, sapsarı.
Kasabadaki bu yılki ilk yemeklerinden büyük keyif aldılar.

Delikanlı bisikletini çıkardı, temizledi, elden geçirdi. Alev’ in binmeyi bu bisikletle öğrenmesini, istiyordu. O da bisiklete binmeyi, ağabeyi gibi çabuk öğrendi. Evlerinin etrafında deliler gibi sürüyordu bisikleti.

O ağabeyinden daha hırslıydı.
Belli ki hayatta çok başarılı olacaktı.
Son aylak günleriydi.
O sene okula başlayacak, ömür boyu süren, bir öğrenme ve çalışma maratonuna ilk adımını atacaktı.

Alev bukle, bukle kızıl saçları, etkileyici büyük kahverengi gözleriyle çok güzel bir çocuktu. Annesine çok benziyordu ama babası gibi uzun boylu olacağa benziyordu. Hırslı, atak, serüvenci yapısıyla uzun hayat yolunda başarılı olabilmesi için iyi yönlendirilmesi gerekiyordu. Annesi ve babası bunun bilincindeydiler. Onun sporla, hobiyle doldurulmuş bir hayatı olmalıydı ki: Yanlış yollara sapmasın.
Başına her türlü kaza ve bela gelebilirdi.
Geldi de.

Yine bisikletini son hızla sürerken, tekerlek bir taşa denk geldi ve Alev tepe üstü bisikletten uçtu. Güzel yüzü, kolları, bacakları kan içinde kalmıştı. Ailesi ona “biz sana bisikletini bu kadar hızlı sürme demedik mi?” demediler. Hemen hastaneye götürüp, acil yardım yaptırdılar. Düştüğü yer toprak olduğu için ciddi şekilde yaralanmamıştı ama canı çok yanıyordu. Ağabeyi yanındaydı ve ona acılarını dindirmek için tedavi uyguluyordu. Acıları kısa sürede azaldı, korkuları geçti. Hızın sonunun iyi olmadığını, kendi deneyimiyle öğrendi.

Nur Bebek ablasının yaralanmasına çok üzüldü.
Üzüntüsünü ağlayarak belli etti.
Onu okşuyor, öpüyordu.
Dokunuşları ablasına çok iyi geldi.
Artık hiç canı yanmıyordu.
Nur Bebek iki yaşındaydı ama duymaya yeni başladığı için henüz konuşamıyordu. Gördüğü her şeye ilgi duyuyor, ellemek istiyordu. Bu durum, onun için tehlike yaratıyor, bütün aile başına bir şey gelmesin diye peşinden koşuyordu. Görmek onun için müthiş bir olaydı. Eskisi kadar çok uyumuyor, her şeyi görmek istiyordu.

Hislerinin gelişmesiyle neşeyi tattı ama acı neşenin kardeşiydi. Artık düştüğü zaman canı acıyor, ağlıyordu, sevindiği zaman güldüğü gibi.

İpek gibi dümdüz sarı saçları, açık yeşil gözleri, kar beyaz teniyle diğer çocuklardan o kadar farklıydı ki: Bu güzel bebeğe bakan bir daha bakıyordu. Ablası bisiklet kazası geçirdikten sonra Nur Bebek ilk kelimelerini söylemeye başladı. Her kelime onun için bir zaferdi.

Delikanlı ailesini çok seviyor, onlarla gurur duyuyordu. Ne kadar güzel bir ailesi vardı. Bu ailenin oğlu olmak, mutluluk vericiydi. Birden duyduğu güzel hisler bulutlandı. Yumruk attığı delikanlının boylu, boyunca yerde yatışı gözlerinin önüne gelmişti. “Nasıl yapmıştı bunu?” Yaptığı işe hala üzülüyor, utanıyordu. Bir daha asla kaba kuvvete başvurmayacağına dair yeniden kendi kendine söz verdi.


Bu haber 1634 defa okunmuştur

           
öyküler, barış akarsu, congar, izmir, ayla congar, congar sanayi, metal, küçük kız, zeytinyağı, börülce, çocuk, makarna, vücut, peynir, elişi çalışmaları, arkadaş, kadın, yemek, diyet, fıkralar, hikayeler, kapari, kuş gribi, temel, çantalar