Anasayfa
     Biyografi
     Paylaşmak İstediklerim
     Büyüklere Hikayeler
     Çocuk Hikayeleri
     UZUN HİKAYELER
     Var
     Öç
     Altıngöl
     Oyuncakçı
     Kartopu
     Futbol Fanatiği
     Diyet Yemekler
     Barış Akarsu
     Congar Metal
     Elişi Çalışmaları
     Şiirsel Egzersizler
     Politika
     Ekonomi
     Çevre
     Hayvanlar
     Uzay
     Turizm
     Demeler
     Karışık
     Fıkralar
     Coğrafya
     Tarih
     Sağlık
     Şifalı Bitkiler
     Felsefe
     Konuk Yazarlar
     Foto Galeri
     Kapari Yetiştiriciliği
     Slayt / Sunum
     LİNKLER
     Kapari
     Reiki
     İletişim



En Çok Aranan Kelimeler

Ayla Congar | Kadın | Müzik | Doğa | Sanat | Fıkra | Kapari | Sanayi | Çanta | El işleri | Bilim | Dünya | İzmir | Çeşme | Ayla | Congar |

 
Paylaş

ÖÇ 6. Bölüm

6. Bölüm

O günkü işim bittiğinde devam edecek gücüm de kalmamıştı artık zaten.
Her yanım çimentoya bulanmıştı.
Çalışırken vücudumun ağrıdığını hissetmiyordum ama eve dönünce bir gün öncekinden daha çok yerimin ağrıyacağından emindim.
Bunları yaparken mutlu bir heyecan duyuyor, kalbim çırpınır gibi atıyordu.
Bu benim için inanılmaz bir fırsattı.
Kısa süre önce yapmaktan ümidimi kestiğim şeyi yapmak fırsatı geçmişti elime; kendi ayağıyla gelmişti üstelik kaderine, aklı sıra beni öldürmeği planlayarak; Allah’tan daha başka ne isteyebilirdim ki, en büyük isteğimi yerine getirmişti!

Eve döndüğümde üzerimdeki çimentoları silkeleyip, iki bardak suyla iki aspirin içerek hemen yatağıma uzandım.
Banyo yapmaya korktum, üzerimdeki çimento tozları iyice dökülmeden vücudumu ıslatmamaya karar verdim; donup, tenime yapışacaklarını sandım.
Canım hiç bir şey yemek istememişti o gece de.
Ölesiye yorgundum ve bitkin ama hiç pişman değil, mutlu.
Biraz dinlendikten sonra kalktım ve yanık yerlerime ilaç sürdüm; gerilmişti ve canım fena halde acıyordu.
Çay demledim ve bir kaç lokma kuru ekmek yedim, midem açlıktan kazınıyordu ama canım bir şey yemek istemiyordu; çay iyi geldi.
Yine ağrılarımdan ve acılarımdan dolayı kötü bir uyku uyudum ve sabah erkenden uyandım.

Yanık yerlerim iyileşmeye yüz tutmuştu, güneş çarpmasının da etkisi azalmış, ateşim düşmüştü.
Bu sabah kendimi vücudumun ağrılarına rağmen daha iyi hissediyordum ama çimento bulaşan yerlerim kaşınıyordu, olsun, kaşınıversin, nasıl olsa geçer diye düşündüm, aldırmadım; bir alerji ilacı içtim.

Bu gün en önemli gündü, hiç bir şey keyfimi kaçırmamalıydı, onu çimentoyla boğacaktım, tabi hala yaşıyorsa.
Daha fazla kum ve çimento taşıyacak, onun üstünü kapatacaktım.

Gücümü toplamak için yine iki aspirin ve bir kaç lokma kuru ekmekle bir bardak çay içtim.
Artık işe başlayabilirdim.
Yüzüme yine güneş ışıklarından koruyan bir krem sürdükten sonra, uzun kollu bir gömlek giydim ve başımı da örterek kuyunun başına gittim; artık üşümüyordum.

Kapağı kaldırdım; demir kapak her gün daha ağırlaşıyordu sanki.
El fenerini kuyunun içine tuttum, hala aynı şekilde duruyordu.
Yaşayıp, yaşamadığını anlamak için ona seslendim ama hiç sesi çıkmadı.
Büyük bir taşı kuyunun içine yuvarladım ama yine hiç bir yaşam belirtisi göstermedi.
Ölmüş veya bayılmıştı.
Ne önemi vardı ki artık, zaten bu gün ölecekti.
Vanayı açtım ve kuyuya azar, azar su akıtarak, kum ve çimento dökmeye başladım.
Arada suyu biraz daha açıyor, betonlaşmasını sağlıyordum çimentonun.
Başı görünmeyinceye kadar bu işe devam ettim.
Kuyudan çıkan pis koku midemi bulandırmıştı, bir daha sanki hiç bir şey yiyemeyecekmişim gibi geldi o zaman.

Akşam oluyordu, güneş dağın arkasında yok olmuş, gölgeler kaybolmuş, serin ve hafif bir rüzgar çıkmıştı.
Hava mis gibi kokuyordu, çiçek kokuları birbirine karışmış, havanın nemiyle birleşerek ağır fakat içe çekince insanın ruhunu rahatlatan bir sis oluşmuştu bahçenin üzerinde gezinen, bulut, bulut.
Havanın kokusunu ağrıyan belimi doğrulturken duydum.
Sanki içime dolan bu güzel koku ağrılarımı da hafifletti.

İşin sonunda eve dönerken vücudum her günkünden daha fazla ağrıyordu ama ruhum artık daha rahattı, öcümü almıştım.
Kollarım iki yanımda sallanarak eve döndüm; yukarı kaldıramıyordum kollarımı, bütün gücüm tükenmişti sanki.
Bacaklarım vücudumu zor taşıyordu
Ayaklarımı sürüklüyordum
Tükenmiş gibiydim
Ayak tabanlarım bile ağrıyordu.

Artık öcümü almıştım, rahatça uyuyabilirdim, tamamen unutmasam bile, arada, sırada sıçrayarak uyansam da.
Rahatça ölebilirdim de, işim bitmişti çünkü öcümü almıştım.

Balkonda biraz oturup, dinlendikten sonra; çiçek kokulu sis daha da yoğunlaştı, çiğ damlaları bitkilerin yapraklarını ıslatmaya, uçlarından damlamaya başladı; üşüdüm ve içeriye girdim.

Yarım saat kadar da içerde oturduktan sonra sıcak bir banyo yaptım, iki aspirin içtim, bir bardak çay ve yattım.
Canım hiç bir yiyeceği çekmiyor, midem hala bulanıyordu; kuyudan çıkan pis koku sanki bütün hücrelerime dolmuştu, yanmış et kokusu, kokmuş et kokusu, insan pisliği ve idrar kokusu, ölümün kokusu.
Ertesi sabah kendimi daha iyi hissedeceğimden emindim.

Gerçekten de öyle oldu.
Sabah her tarafım ağrıdığı halde kendimi çok neşeli ve güçlü hissettiğimi gördüm, iç huzurumu biraz olsun kazanmıştım.

Yapacağım az bir iş kalmıştı.
Acele etmeme gerek yoktu.
Öcümün keyfini çıkarmalıydım bu gün.
Kendime güzel bir kahvaltı hazırladım ve bir de şampanya patlattım.
Pek bir şey yiyemedim ama biraz şampanya içtim sabah, sabah ve köpüğüyle yıkandım.
Çok iyi geldi.

Öğlen yemeğine kadar ön balkonda bir şezlonga uzanarak kitap okudum, dinlendim; okuduğum kitap bir polisiye romandı, konusu benim yaptıklarımın yanında çok hafif kalıyordu.

Şezlongun üzerindeki şilte bile bu gün gözüme daha güzel gözüktü; deseninin bu kadar güzel, renklerinin bu kadar canlı olduğunu fark etmemiştim bu güne kadar, yoksa bu gün mü bana öyle geliyordu.
Hava yine çok güzeldi, yine hafif bulutluydu, yine çok güzel kokuyordu.
Kelebekler yine üçer, üçer uçuyor, arılar geziniyordu etrafımda, çiçeklerin üzerinde.
Onlara öcümü nasıl aldığımı anlattım, o caniyi nasıl işkenceyle öldürdüğümü.
Çok sevindiler onlar da, sevdiğimi onlar da çok severlerdi.
Kuyunun ne kadar pis koktuğunu da anlattım onlara, o pis kokunun nasıl içime dolduğunu, ne kadar iğrendiğimi.

Yemek zamanı geldiğinde kendime güzel bir sofra hazırladım ve az da olsa bir şeyler yedim bu defa.
İki gündür hemen, hemen hiç bir şey yememiştim.
Kollarım, omuzlarım, belim, hala çok ağrıyordu ama hiç önemli değildi.
Ellerim de su toplamıştı, çok acıyordu ama öcümü aldığımı bilmek acılara dayanmamı kolaylaştırıyordu.
Caninin o pis kokusunu da unutmuştum.

Öğleden sonra yine kuyunun başına gittim ve kapağını açtım.
Bu kez kapak daha hafifmiş gibi geldi.
Yine el arabasıyla taşıyarak bir kaç tane beyaz çimento torbasını kuyuya boşalttım ve vanayı açarak kuyunun içine su akıttım.

Amacım kuyunun eski beyaz kalkerli dokusuna benzeyen bir görünüm yaratmaktı, işimi şansa bırakamazdım; kuyunun eski halini bilen birisi olabilirdi doldurtmak için çalıştıracağım işçilerin arasında.
Çimento iyice donunca bir kaç yaprak atıp, biraz da toprak serpecektim ki: Kimse burada olanları anlamasın.
Bir kaç saat sonra kuyunun etrafındaki yaprak ve topraklardan birazını kuyunun içine doğru süpürdüm ve bu defa kokunun dışarı çıkması için kuyunun kapağını kapatmadım.
İğrenç koku yine ciğerlerime doldu, bütün vücuduma yayıldı.

Etrafı gözden geçirerek eski haline getirdim. Artık hiç kimse burada olanları anlayamazdı.
Kulaklarını kestiğim, gözlerini oyduğum bıçağı da kuyuya atmıştım onunla birlikte, kulaklarını, gözlerini de, çantasını da betonun içindeydi, bağladığım ipler de.
Ondan hiç bir iz kalmamıştı ortalıkta, artık kuyunun başını terk edebilirdim.

Yattığı odaya gittim ve orayı eski haline getirdim.
Kullandığı çarşafları ve havluları hemen çamaşır makinesine attım yıkanması için, kurutma makinesinde kuruttum; kurumaları için balkona asarsam herkes anlayacakmış gibi geldi. Ütüledim, yerine koydum hepsini.
Ertesi güne ondan hiç bir iz kalmasını istemiyordum, gelen olabilir, işim yarım kalabilirdi.

Bu işleri bitirdikten sonra beş gün dinlendim ve yüzümdeki yanıkların geçmesini bekledim.
Sık, sık ilaç sürüyordum yanık yerlerime.
Telefonla arayanları mazeret göstererek evden ve yüzümdeki yanıkları görmesinler diye kendimden uzak tuttum; evim şehir dışında olduğu için bulamama ihtimaline karşılık kimse aramadan gelmezdi.
Bu durum işimi kolaylaştırmıştı. Canım kimseyle konuşmak da istemiyordu, yaptıklarımı anlatamayacak olduktan sonra.


Bu haber 1649 defa okunmuştur

           
öyküler, barış akarsu, congar, izmir, ayla congar, congar sanayi, metal, küçük kız, zeytinyağı, börülce, çocuk, makarna, vücut, peynir, elişi çalışmaları, arkadaş, kadın, yemek, diyet, fıkralar, hikayeler, kapari, kuş gribi, temel, çantalar